ALBERT EINSTEIN’IN ANNESİ GİBİ OLMAK – GERÇEK BİR HİKAYE

Hepimiz Pauline Einstein’ın oğlu olan Albert Einstein’ı çok yakından tanıyoruz. Ama eminim Pauline Einstein olmasaydı dünya Einstein’ı tanıyor olmayacaktı. Albert Einstein ilkokuldayken öğretmeni annesine vermesi için onunla eve bir mektup gönderdi. Albert daha okumayı sökememişti, bu yüzden annesinden mektubu kendisine okumasını istedi. Oğluna mektubu okurken annesinin gözlerinden yaşlar döküldü. Annesi mektupta, Albert’a çok zeki olduğu için okuldaki öğretmenlerin yetersiz kaldığını, kendisinin ya başka bir okula gönderilmesi gerektiğini, ya da evde özel olarak eğitilmesi gerektiğini, yazdığını söyledi. Ona “sen dünyayı değiştirebilecek kadar çok zekisin ve farklısın” dedi.

Albert’in annesi sonra dışarı çıkıp çocuğunu kendi yetiştirmek için birkaç kitap aldı ve Albert’a evde kendi başına öğretmeye başladı. Annesi onun eğitimiyle yakından ilgilendi. Bu böyle devam etti. Sonuçta nasıl bir dehanın ortaya çıktığını hepimiz biliyoruz, Albert Einstein, 20. yüzyılın en ünlü fizikçilerinden biri haline geldi. O olmasaydı hayatımız bugünkü kadar mükemmel olamayacaktı.

Yıllar geçti, annesinin ölümünden sonra, Einstein annesinin geride kalmış eşyalarını ve kitapları karıştırırken, bir kitabın arasında yıllar önce öğretmeninin kendisinin çok zeki olduğunu yazdığı mektubu buldu. Artık okumayı biliyordu ve mektubu okudu. Mektupta hiç de annesinin okuduğu gibi kendisinin çok zeki olduğunu yazan bir şey yoktu. Aksine kendisi için aptal ve öğrenme problemleri olan bir çocuk olduğu, yapılabilecek hiçbir şeyin kalmadığı ve okulun onu artık kabul edemeyeceği yazılıydı. Hatta hiçbir zaman başarılı olamayacağı ve daha düşük seviyede olan çocukların gönderildiği başka bir okulu bile tavsiye etmiyordu. Albert bunları okuyunca gözlerinden ister istemez yaşlar döküldü. Ağlamasının nedeni öğretmeninin kendisi için yazdığı kötü şeyler değil, annesinin kendisi için duyduğu şevkat ve sabrı çok daha iyi anlıyor olmasıydı.

Keşke hala yaşıyor olsaydı da, oğlundan vazgeçmediği için Pauline Einstein’a ben de teşekkür edebilseydim. O, oğlunun hiçbir şey bir şey olmayacağına asla inanmadı. Şefkat ve sevginin geleceği gerçekten değiştirebileceğini herkese gösterdi.

Pauline hassas, nazik ve sevgi dolu bir anneydi; Asla başka birinden daha azını hissetmesini istemedi. Gerçekten başkalarının nasıl hissettiğini önemsiyordu.

Günümüz toplumundaki imkanlar ve programlar içinde, Pauline Einstein’ın şefkatinin birazı bile bize çok mesafeler aldırabilir. Dünyanın daha fazla Pauline Einstein’lara ve Einstein’lara ihtiyacı var,

Anneler, bir Pauline Einstein da siz olabilirsiniz. Ne dersiniz?

Hızlı Öğrenme Naıl Olur ? Hızlı Öğrenmenin Anahtarı

Sadece basit birkaç teknik ile hafızanızı güçlendirip hızlı öğrenme yi başarabilirsiniz. Dahası bu basit teknikler ile okuduğunuzu hemen anlama, akılda tutma, ezber yapma yeteneğinizi geliştirebilirsiniz.Sınıf arkadaşı olan ve hemen hemen aynı zekaya sahip kişiyi düşünelim. Birisi matematik dersinde daha iyi olurken diğeri fen bilimlerinde başarı gösterebiliyor. Birisi paragrafı bir defa okumakla anlıyor diğeri ise iki üç defa tekrar etmek zorunda kalıyor. Aslında anlamak için tekrar tekrar okuyan kişi diğerinden daha az zeki değil. Daha başarılı olan insan sadece diğerine nazaran öğrenmenin kolay yolunu bulmuştur.

[adinserter block=”5″]

1. İlk Başta Büyük Resme Bakma Ve Görsel Zeka:

Yeni bir yazı okurken ilk başta konuyu baştan aşağı tarayıp konunun zihninize demir atmasını sağlayın. Bu tarama okuduğunuz metnin beyninize demir atmasını sağlar. İnsanların görsel hafızası genelde daha iyidir. Bu sebeple bir köyün resmini görmeniz oranın nasıl bir yer olduğu hakkında size okuduğunuz bilgilerine göre daha fazla zihinde kalıcıdır. Bunu tıpkı bir fotoğraf makinesi gibi saniyeler içinde yapar.
Misal İngilizce bir kelime öğreneceksiniz. Drum:Davul bunu zihniniz 1 saat sonra bellekten silecekir. oysa bu kelimeyi
resminin altına yazarsam zihniniz bunu en az 3-4 gün silmeyecektir.

2.Hızlı Öğrenme İçin Hafıza-Değişim Teknikleri Pratiği:

Bu teknik genelde hafızayı kuvvetlendirme sanatı olarak bilinir. Anlamayı kolaylaştırmak için değiştirme ve formüle dökme işlemleridir. Bunun en bilindik örneği baş harflerinden kendine anlamlı cümle kurmaktır. Kimya dersinde 8A grubu elementlerini yazalım He ( helyum ) Ne ( neon ) Ar ( argon ) Kr ( kripton ) Xe ( ksenon ) Rn ( rodon ) bunları ezberlemek için Hergele Necip Arsız Karısını Kesip Rendeledi cümlesi ile ezberlerseniz zihnin bunu yıllarca unutmayacaktır. Veya dört büyük melek baş harflerinden CAMİ= cebrail,mikail,israfil,azrail
Bir başka teknik ise kelimeleri veya öğrenilecek isimleri gruplandırmaktır. Araştırmacılar iki grup öğrenciyi teste tabi tutmuşlardır. İlk gruba bazı kelimeler okutulmuş ve akıllarında tutması istenmiştir. İkinci gruba da aynı kelimeler okutulmuş fakat bu sefer kelimeler belirli bir kurala göre sınıflandırılmıştır. İkinci gruptaki öğrencilerin daha başarılı olduğu açıkça gözlenmiştir. Kelimeler Ayva, Somun, Sehpa, Duygu, Artist, Acı, Büyük, Boyun, Baba. Deniz

Birde kelimelere şöyle bakalım
Ayva Baba Duygu Somun
Artist Boyun Deniz Sehpa
Acı Büyük

3. Sizin öğrenme stilinizi keşfedin:

Sizin öğrenme yada hızlı öğrenme stiliniz ne? Akşamları mı sabahları mı daha iyi konsantre olabilirsiniz? Çalışma ortamınız neresi? Bir kütüphane mi açık havada çimlerin üzerinde mi? Bazı insanlar çalışırken önlerinin açık olmasını ister.

[adinserter block=”5″]

Eğer masası duvarın hemen dibine konumlandırılmış ise çalışmaları verimsiz geçecektir. Kimileri kulaklık ile çalışır kimileri sessizliği tercih eder.

Müthiş Bilgi Eğitim  Facebook Sayfamız

Selahaddin Eyyubi’nin Hayattan Ayrılış Sebebi Bulundu

Doktor Stephen J. Gluckman’ın yaptığı araştırmalar sonucunda Eyyubi Devleti’nin kurucusu, İslam aleminin önemli isimlerinden biri olan Selahaddin Eyyubi’nin ölümüne sebep olan hastalığın tifo olduğu öne sürülüyor.

Batı’da bilinen adıyla Saladdin yani Selahaddin Eyyubi, ölümünden 800 yıl sonra bile Orta Doğu’da Haçlı Seferleri’ne karşı direnen büyük komutan olarak anılmaktadır. 1138 Tikrit doğumlu olan Selahaddin Eyyubi ordularını işgalci Haçlılara karşı başarılı bir şekilde yönetmiş ve birkaç krallığı ele geçirmiştir. 2 Ekim 1187 tarihinde Kudüs’ü Haçlılar’ın elinden almış ve Kudüs’te 88 yıl süren hıristiyan egemenliğine son vermiştir. Daha çok başarılarıyla andığımız fakat bugün bile merak edilen Eyyubi’nin ölümü, bir gizem olmaya devam ediyor. Hastalık, 56 yaşındayken 1193’te baş gösteriyor ve Eyyubi, iki hafta sonra vefat ediyor.

Pensilvanya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tıp profesörü olan Stephen J. Gluckman, Selahaddin Eyyubi’nin durumu hakkında bir dizi kanıtı yakından inceledikten sonra bir sonuca vardı. Doktor Gluckman, o dönemde bölgede çok yaygın olan bir bakteriyel hastalık olan tifonun en büyük suçlu olduğunu öne sürüyor. Günümüz şartlarında antibiyotikler, Eyyubi’nin tifodan ölmesini önleyebilirdi fakat 12. yüzyılda bu ilaçlar henüz bulunmamıştı. Gluckman, tanısını 4 Mayıs Cuma günü Maryland Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde düzenlenen 25. Yıllık Tarihsel Klinikopatoloji Konferansı’nda tüm dünya ile paylaştı. Konferansın amacı ise tarihi isimleri etkileyen hastalıklar üzerine yapılmış araştırmalardı. Geçmişte uzmanlar Lenin, Darwin, Eleanor Roosevelt ve Lincoln gibi önemli isimleri hastalıklarını araştırmışlardı.

Doktor Gluckman’a göre Selahaddin Eyyubi’nin de sonunu getiren tifo, Salmonella türü bakterinin sebep olduğu, genellikle kirli içme suları ve yiyeceklerle bulaşan yaygın ve mikrobik bir hastalıktır. Tifoya neden olan bakterilerin rezervuarı ise insandır. Hastalığın bulaşması genelde ağız yoluyla gerçekleşir ve bakteri vücuda girdikten 1-2 hafta sonra hastalık ortaya çıkar. Araştırmalara göre zamanında tifo yüzünden hayatını kaybeden Eyyubi’nin, bir süre daha yaşamını sürdürmüş olsa neler yapabileceği ise hala tartışma konusu olmakta…

NOMOFOBYA NEDİR ?

İngilizce “no mobile phobia” dan türetilen “nomofobi /nomofobya” veya “cep telefonundan mahrum kalma korkusu”, akıllı telefonların çoğalmasıyla artış gösterdi.

İngiltere’de bin cep telefonu kullanıcısıyla yapılan araştırmada, katılımcıların yüzde 66’sı cep telefonlarını kaybetme fikrinin kendilerini çok bunalttığını söyledi. Bu oran 18-24 yaşlarındaki gençlerde yüzde 76’ya çıkıyor. Sonuçları yeni teknolojiler konusunda uzman FaDa ajansından Damien Douani “Akıllı telefonlarla iş sınırsız bir hal aldı” diye yorumladı. Birkaç yıl önce SMS’in bir tür nomofobi olarak görüldüğünü ve durmadan kısa mesaj yazanlara “başparmak nesli” dendiğini hatırlatan Douani, internetli akıllı telefonlar için “10 bin SMS gücünde” diyor.

Nomofobi Nedir?

Kapalı yerlerde kalma, açık alanda durma, yüksekten korkma derken modern zamanların yeni bir fobisi baş gösterdi: “Nomofobi” Yani “cep telefonsuz ne yaparım?” korkusu…Teknoloji her gün gelişirken, insanlığı saran korkular da değişim gösteriyor. Bu yeni hastalık cep telefonsuz kalanları sarıyor. Cep telefonuna bu kadar bağımlılığın sebebinin, insanların aileleri ve arkadaşlarıyla sürekli iletişim halinde olma arzusu olduğu belirtildi. Bu insanlar cep telefonlarına o kadar bağımlı oluyorlar ki, telefonun şarjının bitmesi veya telefonu nereye koyduğunu bulamamak streslerini hayli artırıyor.
Hastalık henüz yeni bir olgu olduğu için konuyla ilgili kapsamlı araştırmalar yapılmamıştır.

2100 cep telefonu kullanıcısı üzerinde yapılan araştırmada, katılan her iki kişiden biri telefonlarını asla kapatmadığını söyledi. Her 10 kişiden biri de işleri dolayısıyla her zaman ulaşılabilir olmak istediğini belirtti. Uzmanlar, “Nomofobi”nin cep telefonu kullanıcılarının yüzde 53’ünü etkileyebildiğini, erkeklerin yüzde 58, kadınlarınsa yüzde 48’inin şarjları bittiğinde, kontörleri tükendiğinde, telefonlarını kaybettiklerinde veya kapsama alanı dışına düştüklerinde endişelerinin arttığını söyledikler. 13 milyon İngiliz’in “21. Yüzyıl’ın bu yeni bağımlılığından” mustarip olduğu da ortaya çıktı.

Nomofobi Belirtileri


Cep telefonunu veya sinyalini kaybetmek olumsuz fiziksel belirtilere yol açıyorsa veya kişi telefonunu asla kapatmıyorsa, obsesif biçimde cep telefonunun yanında olup olmadığını kontrol ediyorsa, cep telefonu güvenli bir yerde olsa bile onu kaybetme endişesi sürekli mevcutsa ve bu durumlar, nefes darlığı, baş dönmesi, titreme, terleme, kalp hızının artması, göğüs ağrısı ve bulantı gibi fiziksel yan etkilere neden oluyorsa…AMAN DİKKAT!

Navigasyon Kullanmak Beyni Köreltiyor mu ?

Akıllı telefonlar hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olduğundan beri, insanlar artık kimseye adres sormadan navigasyon kullanarak hiç bilmedikleri ve görmedikleri yere kolayca ulaşabiliyorlar. Ama dijital kestirmeler ve yön/yer bulmalar beyinlerimizi tembelleştiriyor olabilir. En son ne zaman bir adresi navigasayon kullanmadan bulmaya çalıştınız hatırlayın bakalım ?

Şu bir gerçek ki yön bulma becerilerimizi ne kadar az kullanırsak o kadar köreliyor, bunu kafadan atmıyoruz konuyla ilgili 2006 yılında University College London tarafından yapılan bir araştırma var, bu araştırmada;
şehrin labirent gibi sokaklarında mekik dokuyan taksiciler ile sabit rotaları takip eden otobüs şoförleri arasında bir karşılaştırma yapılıyor. Taksi şoförlerinin hippokampus (navigasyondan sorumlu beyin bölgesi) kısmının daha büyük olduğu, bununda zihinsel haritalar konusunda karışık yolları kullanan tasicilerin, sabit güzergahta gidip gelen otobüs şoförlerine göre daha üstün olduğunu göstermiştir.

University College London tarafından yapılan daha yeni bir araştırmada, kendi başına yol bulmaya çalışanlarla bu iş için uygulama kullananların zihinsel aktivitelerini kıyasladı. Kendi başına yol bulmaya çalışanların hippokampusunda daha fala etkinlik vardı. Yani arada bir de olsa telefonu bir kenara bırakıp yolunuzu bulmaya çalışmakta fayda var gibi görüünüyor.

Kiminle vakit geçirdiğinizi akıllıca seçin, çünkü zamanla beyniniz onunkine benziyor.

ABD’deki Northwestern Üniversitesinde görevli nöroloji uzmanı Prof. Dr. Moran Cerf ve beynin elektrik sinyallerinin senkronizasyonu üzerine çalışan ekibinin yaptığı araştırmaya göre, birlikte zaman geçiren insanların beyin dalgalarının da zamanla ‘benzer’ görünmeye başladığını belirledi.

BBC’nin İspanyolca Servisi’ne bu dalgaların bazı vakalarda iki insan beyninde birebir aynı bile çıkabildiğini vurgulayan Prof. Cerf, “Birbiriyle vakit geçiren insanlarda her iki beyinde de uyum oluşuyor” dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü: “Sadece iki hafta sonra bile aynı filmi izleyen, aynı kitapları okuyan, aynı tecrübeyi paylaşan ve sadece birbirleriyle konuşan iki kişi, dil, duygu ve bakış açısında ortak kalıplar geliştiriyorlar.” Prof. Cerf’e göre, zamanla gelişen bu ‘beyin ikizliği’, sosyal olduğu kadar duygusal ilişkilerde de oluşabiliyor.

Prof. Cerf, çalışmalarının sonucunu ise şöyle açıkladı: “Hayatta alınabilecek en doğru karar, kiminle vakit geçirdiğinizi akıllıca seçmek.”

Loş ışık beynin yapısını değiştirebilir

Uzun süre loş ışıkta zaman geçirmenin, beynin yapısını değiştirebileceği, öğrenme ve hatırlama kabiliyetine zarar verebileceği tespit edildi.

Science Daily’nin haberine göre, Michigan Üniversitesinden nöro bilimcilerin insanlar gibi gündüz ayakta olup gece uyuyan Nil yaban farelerini iki gruba ayırarak yaptığı araştırmada, farelerin bir bölümü dört hafta boyunca loş, diğerleri parlak ışığa maruz bırakıldı.

YÜZDE 30 CİVARINDA KAPASİTE KAYBI GÖZLENDİ

Loş ışığa maruz bırakılan farelerin beyinlerinde, öğrenme ve hafızayla bağlantılı hipokampüs bölümünde yüzde 30 civarında kapasite kaybı gözlendi. Hayvanların ayrıca öncesinde öğrenilen uzamsal bir görevi yerine getirmekte zorlandığı belirlendi.

Araştırmacılar öte yandan parlak ışığa maruz bırakılan farelerin bu görevde dikkate değer gelişme kaydettiğini gözlemledi.

Uzun süre loş ışıkta tutulan farelerin daha sonra bir ay boyunca parlak ışığa maruz bırakıldığı, bu süre sonunda beyin kapasitelerinin tamamen iyileştiği ifade edildi.

Ulusal Sağlık Enstitülerinin desteklediği araştırma ekibinden Joel Soler, loş ışığın, hipokampüste nöronların ve sağlıklı bağlantıların devamlılığına yardım eden bir peptitin eksilmesine neden olduğunu söyledi.

Nikotin Bağımlılığı Yapan Beyin Hücresinin Yeri Bulundu

Nikotin bağımlılığının beyindeki yansımaları üzerine yapılan araştırmalarda, nikotine bağımlı olmamıza yol açan beyin hücresinin yeri tespit edildi.

Bulunan bu hücrenin öncelikli görevinin nikotin konusuyla ilgilenmek. Bilim adamları farelerin beyinlerinde de bulunan bu nöronları kontrol altına alarak nikotin bağımlılığını durdurmayı başardılar. Yapılan bu araştırmada bilim adamları, hem nikotin bağımlılığının gerçek sebebini tespit ettiler, hem de bu hastalığın tedavi yöntemini bulmuş oldular.

“Brainternet” İnsan Beyni İnternete Bağlandı (Beyinternet)

Sonunda başarıldı demek isterdim ama izlediğim filmlerde olanlar ve dünyanın gerçekleri Brainternet konusunda beni endişelendiriyor.

Brainternet yada Türkçesi ile Beyinternet nedir ?

İnsan beyni internete bağlandı ve ismine brainternet dediler desek yeterli olur herhalde. Güney Afrika Wits Üniversitesi bilim insanları, insan beynini internete bağlamanın bir yolunu buldu. Brainternet adı verdikleri proje , biyomedikal mühendisliği alanın da bir devrim yaratacağa benziyor. Projeden toplanan veriler yapay zeka ve öğrenen makinaların geleceği açısından  da büyük öneme sahip. Kullanıcının kafasına bağlı bir Emotiv EEG cihazı yardımıyla ve düşük maliyetli bir Raspberry Pi ile World Wide Web’deki (İnternetteki) nesnelerin interneti (loT) düğümüne bağlayan araştırmacılardan Adam Panta nowitz, “Brainternet gelecekte, beyne girdi ve çıktı olmak üzere her iki yönde  de bilgi aktarımı yapabilir” diyor. Yani yakın gelecekte beyin ile bilgisayar arasında veri aktarımı gerçekleşecek ve internet terimi yerine Beyinternet yada Brainterneti kullanacağız.

Ay’ın Depremlerle İlişkisi olduğunu Gösteren Yeni Kanıtlar

Bilim insanları uzun zamandır Ay’ın hareketleri ve depremler arasında bir ilişki olabileceğini düşünüyor ama bunu kanıtlayabilecek kadar bulgu elde edemiyorlardı. Japonya’da gerçekleştirilen yeni bir araştırmada büyük depremlerin genelde yeni ay ya da dolunay zamanında yaşandığı görüldü. Ay’ın bu evreleri, Dünya üzerinde oluşturduğu gelgit etkisinin en yoğun olduğu dönemler. Tokyo Üniversitesi araştırmacıları küresel ölçekte sismik veritabanlarını inceleyip 5,5’ten büyük depremleri analiz ettiler. Her birindeki gelgit baskısını da incelediklerinde yeni ay ve dolunay zamanlarında Ay ve Dünya arasındaki çekimsel etkinin son derece yoğun olduğu ve bu durumun depremlere sebep olabileceği anlaşıldı.