Ölen Adamın İbretlik Hesabı

Bir adam ölür.
Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrının elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını fark eder. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer.
Tanrı: Haydi oğlum gitme zamanı.
Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı…
Tanrı: Üzgünüm ama gitme zamanı.
Adam: O çantada ne var?
Tanrı: Sahip oldukların!
Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim… Param…
Tanrı: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti.
Adam: Anılarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar zamana ait.
Adam: Yeteneklerim mi?
Tanrı: Hayır. Onlar koşullara ait
Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?
Tanrı: Hayır oğlum. Onlar yürüdüğün yola ait.
Adam: Karım ve çocuklarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar kalbine ait.
Adam: O zaman bedenim olmalı?
Tanrı: Hayır hayır. O toprağa ait.
Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!
Tanrı: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum. Ruhun bana ait.

Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Tanrı’nın elinden alıp açtı.
İÇİ BOŞTU!
Kalbi kırık, göz yaşları yanaklarından akarak Tanrı’ya sordu;
“Hiçbir şeye sahip değil miyim?”
Tanrı: Doğru. Asla bir şeye sahip değildin.
Adam: O halde, benim olan ne vardı?
Tanrı: ANLAR. Yaşadığın anlar senindi.
Hayat sadece bir andır.
HER ANI YAŞAYIP HER ANI SEVİP HER ANIN TADINI ÇIKARALIM.

Kırmızı Gömlek Kahverengi Pantolon Hikayesi

Osmanlı donanmasıyla Bizans donanması savacaklardır. Bizans 10 gemilik muhteşem bir donanma hazırlar ve denize açılır…

Donanmanın başında Andropolos vardır. Andropolos en öndeki geminin burcunda elleri göğsünde heybetli bir heykel gibi durmaktadır ve hemen arkasında yardımcıları vardır.

Hep birlikte Osmanlı Donanmasını beklemektedirler. Yukarıdan gözcü bağırır:

  • Komutanım, Osmanlı Donanması üç gemiyle göründü.

Komutan yardımcısına döner ve ve:

  • Bana kırmızı gömleğimi getirin eğer savaşta yaralanırsam kanım belli olup da askerlerin morali bozulmasın der…

Hemen kırmızı gömleği giyer ve aynı ihtişamı ile yerinde durur…

Gözcü yine bağırır…

  • Komutanım, 3geminin ardından 30 gemi daha göründü…

Andropolos tekrar yardımcısına döner ve hafifçe mırıldanır:

  • Bana kahverengi pantolonumu getirin der. 🤣🤣

ALBERT EINSTEIN’IN ANNESİ GİBİ OLMAK – GERÇEK BİR HİKAYE

Hepimiz Pauline Einstein’ın oğlu olan Albert Einstein’ı çok yakından tanıyoruz. Ama eminim Pauline Einstein olmasaydı dünya Einstein’ı tanıyor olmayacaktı. Albert Einstein ilkokuldayken öğretmeni annesine vermesi için onunla eve bir mektup gönderdi. Albert daha okumayı sökememişti, bu yüzden annesinden mektubu kendisine okumasını istedi. Oğluna mektubu okurken annesinin gözlerinden yaşlar döküldü. Annesi mektupta, Albert’a çok zeki olduğu için okuldaki öğretmenlerin yetersiz kaldığını, kendisinin ya başka bir okula gönderilmesi gerektiğini, ya da evde özel olarak eğitilmesi gerektiğini, yazdığını söyledi. Ona “sen dünyayı değiştirebilecek kadar çok zekisin ve farklısın” dedi.

Albert’in annesi sonra dışarı çıkıp çocuğunu kendi yetiştirmek için birkaç kitap aldı ve Albert’a evde kendi başına öğretmeye başladı. Annesi onun eğitimiyle yakından ilgilendi. Bu böyle devam etti. Sonuçta nasıl bir dehanın ortaya çıktığını hepimiz biliyoruz, Albert Einstein, 20. yüzyılın en ünlü fizikçilerinden biri haline geldi. O olmasaydı hayatımız bugünkü kadar mükemmel olamayacaktı.

Yıllar geçti, annesinin ölümünden sonra, Einstein annesinin geride kalmış eşyalarını ve kitapları karıştırırken, bir kitabın arasında yıllar önce öğretmeninin kendisinin çok zeki olduğunu yazdığı mektubu buldu. Artık okumayı biliyordu ve mektubu okudu. Mektupta hiç de annesinin okuduğu gibi kendisinin çok zeki olduğunu yazan bir şey yoktu. Aksine kendisi için aptal ve öğrenme problemleri olan bir çocuk olduğu, yapılabilecek hiçbir şeyin kalmadığı ve okulun onu artık kabul edemeyeceği yazılıydı. Hatta hiçbir zaman başarılı olamayacağı ve daha düşük seviyede olan çocukların gönderildiği başka bir okulu bile tavsiye etmiyordu. Albert bunları okuyunca gözlerinden ister istemez yaşlar döküldü. Ağlamasının nedeni öğretmeninin kendisi için yazdığı kötü şeyler değil, annesinin kendisi için duyduğu şevkat ve sabrı çok daha iyi anlıyor olmasıydı.

Keşke hala yaşıyor olsaydı da, oğlundan vazgeçmediği için Pauline Einstein’a ben de teşekkür edebilseydim. O, oğlunun hiçbir şey bir şey olmayacağına asla inanmadı. Şefkat ve sevginin geleceği gerçekten değiştirebileceğini herkese gösterdi.

Pauline hassas, nazik ve sevgi dolu bir anneydi; Asla başka birinden daha azını hissetmesini istemedi. Gerçekten başkalarının nasıl hissettiğini önemsiyordu.

Günümüz toplumundaki imkanlar ve programlar içinde, Pauline Einstein’ın şefkatinin birazı bile bize çok mesafeler aldırabilir. Dünyanın daha fazla Pauline Einstein’lara ve Einstein’lara ihtiyacı var,

Anneler, bir Pauline Einstein da siz olabilirsiniz. Ne dersiniz?

Adam Mirasını En Zeki Çocuğuna Vermek İster

Adamın üç oğlu varmış. Üçü de birbirinden zekiymiş.
Adam mirasını en zeki olana bırakmak istediğinden kadıya başvurmuş.
Kadı :”sen çocukları bana gönder, bir gece misafir edeyim, yemek yiyelim, en zeki olanını seçerim” demiş.

Çocuklar akşam yemeğine kadıya gitmişler.
Yemekte et ve şarap varmış.
Yemeği yedikten sonra, kadı çocukları yalnız bırakıp, konuşmaları izlemeye sotelenmiş.
Birinci çocuk: “yediğimiz koyunun sol bacağı yok” demiş.
İkinci çocuk : “şarap mezarlık yanındaki bağın üzümünden yapılmış” demiş
Üçüncü çocuk :”kadı ibne” demiş.

Kadı ertesi gün önce kasaba gitmiş, sormuş :”dün kesmiş olduğun koyunun sol bacağı yok muydu” demiş. Kasap evet kadı efendi demiş, küçükken bacağı parçalanmıştı, topal idi
Şarapçıya gidip bağı sormuş. Şarapçı mezarlığın yanındaki bağdan toplanan üzümlerden yaptık demiş.
Kadı alı al, moru mor, annesine gidip sormuş. “Anneciğim, küçükken benim başıma bir şey geldi mi? Annesi evet yavrum demiş, küçükken seni eşkiyalar dağa çıkarmıştı.

Kadı geri dönmüş, almış çocukları karşısına.
Sen demiş birinci çocuğa, koyunun sol bacağı olmadığını nereden anladın?
Çocuk: “efendim demiş, ben hem sağ koldan, hem de sol koldan birer parça aldım. Sağ kol çok daha kaslıydı ki, sol bacağı olmayan hayvan denge için sağ kola yüklenir ve böylece sağ kol daha kaslı ve sert olur.
Peki demiş ikinci çocuğa, sen demiş şarabın mezarlık kenarındaki bağdan olduğunu nereden anladın.
Çocuk, mezarlık kenarındaki toprak azotça zengin olur, böylece üzümün taneleri büyük olur, daha fazla kabuk olacağından meyvemsi tat yenine çok daha kekrekimsi bir tat olur ki ondan.

Eee peki demiş üçüncü çocuğa, sen benim ibne olduğumu nereden anladın.
Üçüncü çocuk çok kolay demiş, evin girişindeki Galatasaray bayrağından

Bir Çocuktan Anne ve Babalara Müthiş Öğütler

Kevin Hickey henüz 15 yaşında bir çocuk ve Londra’daki “Guy’s Hospital”ın çocuk psikiyatrisi servisinde yatıyor. Yapılan zeka ve kültür testleri Kevin’in aslında son derece aklı başında bir çocuk olduğunu ortaya koyuyor.

Bir Çocuktan Anne Babalara Müthiş Öğütler
Bir Çocuktan Anne Babalara Müthiş Öğütler

Doktorları ise Kevin’in ebeveynlerinin kendisini eğitememeleri sonucu bunalım geçirerek hastaneye düştüğünü belirtiyorlar.
Kevin bir gün hasta yatağında kağıdı kalemi eline aldı.
Bulunduğu durumu düşünerek yetişkinlere ve tüm eğiticilere hitaben 13 altın öğüt yazdı.
Küçük Kevin’in yazdığı bu öğütler şimdi İngiltere’de tüm psikolog, psikiyatrist, anne-baba ve öğretmenlerin bir numaralı rehberi.

İşte, bir çocuğun ibret alınması gereken ve asla unutulmamasını tavsiye ettiği kurallar:

1. Beni şımartmayın, aslında her istediğim şeyi elde edemeyeceğimi biliyorum, sadece sizi deniyorum.
2. Bana karşı kararlı davranmaktan çekinmeyin, bunu tercih ederim. Bu, benim kendimi daha güvende hissetmemi sağlar.
3. Benim yanlışlarımı benimle uygun bir dille konuşarak kötü huylar edinmemi engelleyin. Bunların erkenden ortaya çıkarılmasında ve önlenmesinde size güveniyorum.
4. Benim yanlışlarımı başkalarının önünde söylemeyin, benimle yalnız konuşursanız söylediklerinizi daha iyi anlarım.
[adinserter block=”5″]
5. Sizden nefret ettiğimi söylediğimde üzülmeyin. Aslında sizden değil, doğru davranışları öğrenemeyeceğimi düşünerek kendimden nefret ediyorum.
6. Herhangi bir olayın sonucunda beni kurtarmayın. Zor işlerden kaçmama fırsat vermeyin. Aslında bana acı vereceğini düşündüğünüz bu yollarla öğrenirim.
7. Benim küçük hastalıklarımı büyütmeyin; bunları yenecek güçteyim.
8. Düşüncesizce yerine getiremeyeceğiniz şeyleri yapacağınıza söz vermeyin. Bu sözler yerine getirilmediğinde çok kırıldığımı unutmayın.
9. Kendimi istediğim kadar iyi anlatamadığımı unutmayın; bunun için ara sıra yanlışlarım olabilir.
10. Dürüstlüğümü fazla zorlamayın; kolayca korkup yalan söyleyebilirim.
11. Tutarsız olmayın. Bu, benim kafamı iyice karıştırır ve size olan güvenimi sarsar.
[adinserter block=”5″]
12. Benden özür dilemeyecek kadar gururlu olmayın. Bazen içten bir özür beni size çok yakınlaştırabilir.
13. Unutmayın ki büyümek için sizin anlayışınıza ve sevginize muhtacım, ama bunu size söylemem gerekmez değil mi?

Zulüm Asla Unutulmaz !

Harun Reşid’in oğlu Me’mun henüz çocukken, hocası sebepsiz yere ona tokat vurmuştu. Me’mun, hocasına “Neden bana vurdun?” diye sordu.

Hocası ona sadece: “Sus!” dedi.

Biraz konuştular. Me’mun tekrar sordu: “Neden bana vurdun?”

Hocası yine ciddi bir sesle: “Sus!” dedi ve konu kapandı.

Aradan 20 yıl geçti. Me’mun halife olunca, ilk iş olarak hocasını çağırttı ve: “Bana neden sebepsiz yere vurmuştun?” diye sordu.

Hocası tebessüm ederek: “Onu hâlâ unutmadın mı?” dedi.

Halife Me’mun: “Asla unutmadım” dedi.

Hocası tarihe ibret olarak not düşülecek şu sözleri söyledi:

“O tokadı bugünler için vurdum. Zulme uğrayanın asla unutmayacağını öğrenesin ve kimseye zulmetmeyesin diye yaptım. Sakın kimseye zulmetme! Gördüğün gibi zulüm, yıllar geçse de kalpte sönmeyen bir ateştir.”

Unutmayın: “Zulüm asla unutulmaz”

Kurtuluş Savaşının Gizli Kahramanlarından Şerife Bacı’nın Göz Yaşartan Hikayesi

Yıl 1921, Aralık ayında kar birdenbire bastırmış, Küre ve Ilgaz dağlarından geçen İnebolu-Ankara yolu kapanmıştı. Cepheye giden nakliye kolları geceye kalmadan yakın köy ve hanlara sığınmışlardı…

O’nu 16 yaşında evlendirmişlerdi… Düğünden iki ay sonra savaş patlak verdi. Kocasını askere aldılar. 6 ay sonra da ölüm haberi geldi. Kimsesizdi, hiçbir geliri yoktu. “Bu tazeliğiyle yapayalnız durması yakışık almaz” diyen köyün yaşlıları, onu bir savaş gazisi olan Topal Yusuf ile evlendirdiler…

Üç yıl sonra Şerife Gelin’in bir kızı oldu. Küçük kıza Elif adını koydular. Komşular o günlerin salgın hastalıkları yüzünden anası ölen, yetim kalan, anasütü ememeyen hangi çocuk varsa, Şerife Gelin’e getiriyorlar; Köyün yetimlerini hep o emziriyordu. Belki de bunlar çile günlerinin tabii bir yansıması idi.

Seydiler köyünde yetimlerin tamamı süt kardeşi, Şerife Gelin de süt anası olmuştu… Evdeki işlerle birlikte dışarı işlerini de Şerife gelin yapardı. Öküzlerle çift sürmek, eşekle dağdan odun getirmek, orakla ekin biçmek, döğen sürmek hepsi hepsi Şerife Gelin’i gözlüyordu. Kocası Topal Yusuf’un savaşta sol bacağı kopmuş, yakınında patlayan bomba bir gözünü kör etmişti… Kulaklarının duyması ise günden güne ağırlaşıyordu. Bu haliyle onun iş yapması zaten mümkün değildi. Günlük işlerini ve hizmetini de Şerife Gelin yapıyordu.

Kurtuluş Savaşı’nın cepheleri genişledikçe cephane ihtiyacı artıyor, cephelerden Millî Müdafaa Vekâleti’ne kumandanların gözyaşları ile yazılmış acı telgraflar çekiliyor, yalvaran dille yazılmış cephane talepleri birbirini kovalıyordu. Bu arada İstanbul’dan, düşman işgalindeki depolardan kaçırılan silâh ve cephane; geceleri kayıklar ve motorlarla İnebolu’da kıyıya çıkarılıyor, önce ambarlara taşınan emanetler, hareket eden ilk vasıtalarla Kastamonu üzerinden Ankara’ya gönderiliyordu.

İnebolu-Ankara arasındaki nakliyat işleri, ağırlaşan kış şartlarının eklenmesiyle güçlükle yürüyor, ulaşımda ciddî gecikmeler meydana geliyordu. Yolculuğun zor kısmı, İnebolu’nun İkiçay’dan Çatalçeşme’ye kadar olan bölümüyle Topçuoğlu, Kayguncak, Küre-Ecevit yokuşlarıydı. Bu bölgelerin çamurunu aşmak, arabacılar için ölüm sayılırdı. Yokuş başlarında bütün arabalar çiftleniyor, yani yokuşlar, bir arabadan çıkarılan çift at, diğer arabanın ok başına takılarak aşılabiliyordu. Kısacası her türlü engel, fedakârane yardımlarla geçiliyordu.

Ilgaz Dağı

1921’in Kasım ayı başlarıydı. İnebolu’ya gelen motor ve vapurlarla sahile büyük miktarda topçu ve piyade cephanesi çıkarılmış, boşalan ambar ve depolar yeniden dolmuştu. İnebolu ve Kastamonu bölge kumandanları, mülkî makamlarla işbirliği yaparak, karlı dağların, çabuk hareket edilip yollar kapanmadan aşılmasını, cephanenin zamanında gönderilmesini emrediyordu. Bu emir bütün karakollara bildirildiğinden, jandarma ve bekçiler köylere dağılarak talimatı yaydılar. İnebolu-Ankara yolu, kısa sürede binlerce araba ve kağnıyla dolmuştu.

Akşam üzeri köyde tellal bağırıyordu.

“– Eyyyyy ahali! Duyduk duymadık demeyin. Cuma günü her haneden bir kağnı, İnebolu’ya yük taşımak üzere gidecektir”… Aynı tellal bir daha, bir daha olmak üzere 3 sefer bağırdı. Üç sefer aynı şeyin bağrıldığı pek vaki değildi. Demek ki konu olağanüstü bir önem arzediyordu.

Herhangi bir sebeple tellal bağırmışsa, o akşam konunun görüşülmesi için köy odasında toplantı yapılırdı. Akşam yapılan toplantıda Muhtar şu açıklamayı yaptı:

– Komşular! İnebolu’ya getirilen cephane ve top mermilerinin cepheye taşınması için bütün çevre köylere görev verilmiş. Adına ister imece, ister salma, ister başka birşey deyiniz; taşıma işi muhakkak halledilecekmiş. Bizim köyün taşıma sırası Cuma günü olarak bildirildi. O gün, İnebolu’dan 80 kağnı cephane yüklenerek Kastamonu’ya doğru yola çıkmamız gerekiyor. Herkes hazırlığını buna göre yapsın. Muhtar, bir de liste hazırlamıştı. Listeyi baştan sona okudu. Sonra da:

– Burada olanlar olmayanlara haber versin, dedi.

Toplantıda sekiz isim yoktu. Bunlar adına da zaten kadın veya çocuk yaşta gençler gidecekti. O akşam köy bekçisi sekiz kişinin evini dolaşıp yola ne zaman ve nasıl çıkılacağını bildirdi. Şerife Gelin de bunlar içerisinde idi.

Tarih, 1921 yılının son günleriydi. Birdenbire bastıran kar yolları kaplamıştı. Sıra ile cephaneler yüklendi. Yüklemesi yapılan kağnı yola çıkıyordu. Şerife Gelin, köyde bakacak kimsesi olmadığı için Elif’i yanına almıştı. Şerife Gelin’in kağnısına top mermileri yüklendi, yol verildi… Şerife Gelin, İnebolu çıkışında kağnıyı durdurdu. Oraya kadar sırtında taşıdığı kızı Elif için top mermilerinin arasında bir yer ayarladı. Tek korunma aracı yün yorganını da top mermilerini ve kızını yağıştan korusun diye, kağnı üzerine örttü. Sonra tekrar kağnı başına geçip “Bismillah” diyerek öküzleri çekmeye başladı.

Bu görevi onlarca köy, binlerce kağnı yaptığı için yol güvenliği konusunda bir sorun yoktu. Soğuğa karşı korunaklı oldun mu tamam! Hele hele öküzlerin iyi ise, işin kolay! Şerife Gelin, öküzleri çekiyor, kar ise yağıyor, yağıyordu. Kağnı tekerleri karla karışık çamurlu yollarda makamsız bir gıcırtıyla ilerliyordu. Şerife Gelin’in bir korkusu vardı. Ama aklına bile getirmek istemiyor; azimle, hırsla kağnı arabasının önünden tüm engelleri delercesine yürüyordu. İçten içe dua etmeyi de ihmal etmiyordu. Bu halde epeyce yol aldıktan sonra kağnı birden durdu. Evet kara öküz yürümüyordu. Her zamanki huyu idi. Zorlamaya, yüke hiç gelemezdi. Şerife Gelin yuları asıldı. Hayır! Gelmiyordu. Öküzün ardına geçip “Gâh!” dedi. Üvendire ile dürttü. Kara öküz biraz yürüyüp tekrar durdu. Bir saat kadar önce yağan kar durmuş, hava soğumaya başlamıştı.

– Kurbanın olayım kara tosun, beni perişan etme. Haydi n’olur yürü.

Kara öküz az daha yürüyüp boynunu eğdi, eğdi. Sonra olduğu yere gürpüden çöküverdi.

Şerife gelin:

– Eyvahhh! Ne yapacağım ben şimdi!? diyerek tekrar kara öküzün yanına vardı. Yalvarırcasına başını okşadı. Titreyen sesiyle:

– Haydi kara tosunum. N’olur yatma kalk. Boyunduruğa ben de koşulayım. Yeter ki sen yatma. Kara öküz nice zorlamayla yerinden kalktı. Boyunduruğu kaldıramaz gibi boynunu yere eğiyordu. Bereket öbür eşi sarı öküz güçlü idi; zaten kağnı buraya kadar onun sayesinde gelebilmişti. Şerife Gelin, öküzlerin yularını arabanın okuna taktı. Kaç defa kara öküz yatmış, kaç defa boyunduruğu Şerife gelin göğüslemiş, bunların artık sayısını unutmuştu… Ne kadar yol aldığını ise hiç bilmiyordu.

Şerife Gelin’in karnı açtı. Lâkin açlığı dert etmiyordu. Biricik Elif’i aklına geldi. Tabii ki O’nun da karnı zil çalıyordu. “Elif’imi azıcık emzirebilseydim” dedi. Elif uyuyordu; zaten uyansa da bu soğuk havada emzirilmezdi.

Soğuk, dondurucu bir hal aldığı için yorganı Elif kızın ve top mermilerinin üstüne iyice sıkıştırdı. Şerife Gelin’in esas korkusu, top mermilerinin göçüp kaymasıydı. Bu halde zaten Elif kız ezilirdi. Tekrar aceleyle arabanın önüne koşup, öküzleri çekmeye başladı. Nice öne geçenler uzaklaşıp görülmez olmuş, nice arkada kalanlar Şerife Gelin’e yetişmiş, geçip gitmişlerdi. Kimse kendisine zimmetlenen cephaneyi yerine teslim etmekten başka bir şey düşünmüyordu. Şerife Gelin’in çektiği kağnı tekrar durdu. Kara öküz yine yürümüyor, başını geri geri asılıyordu. Şerife Gelin iyice üşümüş, titriyordu.

Tipi o kadar artmıştı ki, ilerleyemiyorlardı. Durmanın ölüm olduğunu bildiğinden ilerlemeye çalışıyor, fakat elinin, ayağının uyuşmaya başladığını hissediyordu. Aniden karlar içine yuvarlandı. Yıkıldığı yerden kalkabilmek için uzun süre çabaladıktan sonra kendini güç-belâ kağnının üzerine attı. Tatlı bir uykunun etkisine girmişti, bedeninin varlığını hissetmiyordu. Sonunda bütün ışıklar söndü, her şey karanlığa gömüldü.

Gerisi Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarından: O gece kar tipisine rağmen sabaha kadar yürüyen ve kışlanın kapısına kadar gelebilen cephane yüklü kağnı arabasının, her nasılsa kafilesinden ayrı olarak, genç bir kadının kışlaya kadar gelebildiği, şehre girmek nasip olmadan şose kenarında sabaha karşı donduğu anlaşılmıştı.

Arabasındaki kıymetli yükün üstüne yorganını örten bu kadının bir elinde övendere olduğu halde, kollarını açarak yorganının üzerine dayanarak kaldığı, görevliler tarafından görülmüştü.

İki çavuş, genç kadının ölüsünü kaldırıp götürecekleri sırada yorganın altından birden bire çığlık kopararak ağlayan bir çocuğun feryadını duyunca şaşırmışlar ve şehit anayı bir yana bırakarak hemen yorganı kaldırmışlardır.

Gördükleri, otlarla sarılmış top mermileri arasında birleştirilmiş çulların içinde kundaklı bir kız çocuğunun donmaktan kurtulduğu ve müdahale üzerine uyanarak meme için ağlamaya başladığıdır. Cephane ve yavrusu yoluna kendini feda eden bu kahraman anayı arabaya yerleştiren çavuşlar ağlayarak, gün doğarken yola koyuldular.

Öküzler aç ve zayıf olduklarından arabayı çekemediler, bu yüzden çavuşlar öküzlere yardım ettiler. Bu kutsal yükü tümen karargahının önüne çektiler.

Şehit kadını alaca önlüğünden ve başındaki benli örtüsünden keşfettiler. Seydiler köyünden hemşerilerine gösterdiler, onlar da ana ve çocuğu alarak köylerine götürdüler.

Şerife Bacı gibi, adları sanları belirsiz ne analar, babalar ve yavrular vardır ki cephane taşırken yol boylarında şehit olmuşlardır. Milli Mücadele işte bu onurlu kararlılığın adıdır…

Bütün şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

Ninelerinden Öğrendiği Duayla Bisiklet İsteyen Çocuğun Hikayesi

Yaz tatili, 6-7 yaşlarındayım. 1972 diyelim, o zamanlar Türkiye müthiş gelişmiş. Nereden biliyorum? Tatil köyü diye bir şey yok, ama tatil kasabası var: Demirci.

Benim hem anne, hem baba tarafım Demircili. Yaz tatillerinde bizi Demirci’ye götürüyorlar; açık büfe, her türlü içecek dahil, “all inclusive”! Akrabalarda her türlü animasyon gani, süper güler yüz, 0-80 yaş çocuk ücretsiz. Ne ararsan var.

Bir iki hafta geçti, anneannem:

  • “Şerif, hayatta en çok ne istiyorsun?”
  • “Bisiklet” dedim. Belki alır diye de içimden geçirdim.
  • “Kolay o.”
  • “Nasıl anneanne?”
  • “Ben sana bir dua öğreteceğim, Fatiha.”
  • “?”
  • “Onu oku, Allah’a ne istiyorsan söyle, senin iş olur.”

Ben sadece yutkunabildim. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz. Düşünsenize şişedeki cini ümüğünden ele geçirmişsiniz, sadece bisiklet değil ne istersen verir artık.

Salona girdim. … Anneannem söyledi, ben konsantre meyve suyu gibi dikkatle tekrarladım. Öğrendim.

  • “Oku bakalım, iste isteyeceğini.”
  • “Arada duvar olmasın anneanne.” deyip fırladım odadan.

Hemen solumdaki mutfakta bulunan tel dolaptaki vişne reçelinin önünde mola bile vermeden geçtim, zorlanarak açtım balkonu, demir parmaklıklara dayandım, koruklara sarkmadan kaldırdım küçük yumuk ellerimi yukarı, diktim gözlerimi gökyüzüne:

  • “Allah’ım, bu vitesli Belde Pololar var ya, onlardan lazım bir tane, bal rengi.” dedim ve çaktım Fatiha’yı. Akşam babamı bekliyorum, geldi.
  • “Baba bana bir şey aldın mı?”
  • “Yoo…”
  • “Hiç mi bir şey almadın?”
  • “Yoo…”
  • “Allah Allah!”

Hızla mutfağa bir koşu.

  • “Anneanne bisiklet falan yok.”
  • “Kaç Fatiha okudun sen?”
  • “Bir.”
  • “Bir taneyle olur mu hiç? Yatarken yedi tane oku!”

Bu sefer daha gergin bir diyalog oldu:

  • “Allah’ım o bisiklet işi vardı ya, hani göndermedin altı Fatiha için. Belde Polo olacak, vitesli, bal rengi…”

Ben yatarken yedi+bir okudum risk falan olmasın diye, yine bisiklet yok. Ben anneannemin gazıyla yine okuyorum, birkaç gün sonra babaannem gördü bahçede:

  • “Ne yapıyorsun havuzun başında?
  • “Dua ediyorum babaanne.”
  • “Ne duası?”
  • “Fatiha okuyorum, Allah bisiklet verecek de…”
  • “Kim öğretti sana bunu?”
  • “Anneannem.”

Babaannem merdivenden alt bahçeye doğru yürürken:

  • “Tövbe tövbe ‘el ham’ okumaya Allah bisiklet mi verirmiş? Batıl inanca bak.” dedi.
  • “Babaanne vermez mi?”
  • “Oğlum inandın mı anneannene! Fatiha okumayla Allah bisiklet mi verir hiç?”
  • “Nasıl verir babaanne?”
  • “Üç Guluvallahi, bir Elham!”
  • “Babaanne bu Guluvallahi dediğin ne?”
  • “Kolay o, ben sana öğretirim.”

Oturduk hinnap ağacının dibine. … Ben duayı hemen öğrendim. Fakat sonuç değişmedi. Oku, oku bisiklet yok.

Birkaç gün sonra anneannem saçımı sıvazladı, yüzünde koca bir gülümseme.

  • “Vermiyor değil mi?”
  • “Vermiyor anneanne.”
  • “Şükret Allah’a vermiyor, bir verse ne yapardın.”
  • “Niye anneanne?”

Çünkü o dönem benim gözümde Allah, Zorro gibi. En umulmadık anda çıkar, fakir fukaraya yardımcı olur, garibanın elinden tutar. Zagor da öyle ama onun yüzü belli. Zorro’da maske var. Kim olduğu da net değil. Benim tadım biraz kaçtı.

Anneannem dizine oturttu beni, uzun uzun anlattı, emekten, çabalamadan bahsetti. Ben aklımda bisiklet olduğu için pek bir şey anlamadım.

Yıllar yılları kovaladı, bana çaktırmadan işbirliği yapıp duaları öğreten anneanne ve babaanneyi kaybettik.

Ben büyüdüm, bir gün kitapta Henry Ford’un oğlunun bıraktığı intihar mektubunu gördüm:

“Baba hayal edip de ulaşamadığım hiçbir şey olmadı. Ne varsa önceden hazırlamışsın, hiçbirinde benim emeğim yok. Mutsuzluktan mahvoldum. Gidiyorum…”

Gözümden şıpır şıpır yaşlar geldi. Anneanneyi o gün anladım. Sonra adım adım farkettim ki Zorro da neymiş, asıl kahramanlar anneanne ve babaanneymiş. Allah söylemek istediklerini bu tontonlar aracılığıyla söylemiş bana.

İyi ki hayal ettiklerinize bedavadan ulaşmıyorsunuz.

Ahmet Şerif İzgören

Doğru Zamanda Doğru Yerde Doğru Olanı Yapmak !

On bir yaşındaydı ve gölün ortasında adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.

Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı.

Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu.

Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı.

Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi.

Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı.

Baba oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı.

Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.

─ Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum, dedi.

─ Baba! diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.

─ Başka balıklar da var, dedi babası.

─ Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil! dedi çocuk.

Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.

Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu.

Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi.

Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk şehrin ünlü mimarlarındandır. Babasının küçük evi hâlâ o adadadır. Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.

Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı.

Fakat değerler konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi değerler doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir.

Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.

Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez. Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.

Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.

Oysa şimdi dünyamızda yükselen değerler, ne kadar ‘uyanık’ olduğumuzu ve insanları nasıl atlatıp fırsatları değerlendirerek akıllı ve becerikli olduğumuzu kanıtlayan bir birey olduğumuzu göstermek değil mi?

Yaşlı Karı Koca’nın Aşkına Şahit olan genç adam

Genç adam yaşlı karı-kocanın evlerine misafir olur. 75 yaşındaki amca karısından bir fincan daha çay isterken ‘Çiçeğim,bir bardak daha verir misin ?’ der.

Sonrada ‘peteğim hiç şekersiz lütfen’ diye ekler. Kendisine 65 yaşındaki tatlı karısının getirdiği tavşan kanı çayı alırken de ‘bebeğim, sana çok zahmet oldu’ diye ekler.

Genç adam yaşlı amcanın karısına kullandığı bu güzel sevgi sözcüklerinden çok etkilenir. ‘Amcacığım, kaç yıllık evlisiniz ?’ diye sorar. Yaşlı ama dinç adam ’40 seneyi geçti evladım’ der.

Genç adam: ‘Vallahi maşallah, Allah muhabbetinizi arttırsın. Sürekli çiçeğim, peteğim, bebeğim gibi güzel sözlerle hitap ediyorsunuz galiba’.

Yanakları pembeleşen teyze: ‘Doğru, bir kaç yıldır bana hep böyle hitap ediyor’ deyip mutfağa doğru yöneldiğinde, yaşlı amca genç adamın kulağına doğru eğilip: ‘İki sene önce adını unuttum, hala hatırlamıyorum’ der.🤣🤣