Ölen Adamın İbretlik Hesabı

Bir adam ölür.
Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrının elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını fark eder. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer.
Tanrı: Haydi oğlum gitme zamanı.
Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı…
Tanrı: Üzgünüm ama gitme zamanı.
Adam: O çantada ne var?
Tanrı: Sahip oldukların!
Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim… Param…
Tanrı: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti.
Adam: Anılarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar zamana ait.
Adam: Yeteneklerim mi?
Tanrı: Hayır. Onlar koşullara ait
Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?
Tanrı: Hayır oğlum. Onlar yürüdüğün yola ait.
Adam: Karım ve çocuklarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar kalbine ait.
Adam: O zaman bedenim olmalı?
Tanrı: Hayır hayır. O toprağa ait.
Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!
Tanrı: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum. Ruhun bana ait.

Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Tanrı’nın elinden alıp açtı.
İÇİ BOŞTU!
Kalbi kırık, göz yaşları yanaklarından akarak Tanrı’ya sordu;
“Hiçbir şeye sahip değil miyim?”
Tanrı: Doğru. Asla bir şeye sahip değildin.
Adam: O halde, benim olan ne vardı?
Tanrı: ANLAR. Yaşadığın anlar senindi.
Hayat sadece bir andır.
HER ANI YAŞAYIP HER ANI SEVİP HER ANIN TADINI ÇIKARALIM.

Adam Mirasını En Zeki Çocuğuna Vermek İster

Adamın üç oğlu varmış. Üçü de birbirinden zekiymiş.
Adam mirasını en zeki olana bırakmak istediğinden kadıya başvurmuş.
Kadı :”sen çocukları bana gönder, bir gece misafir edeyim, yemek yiyelim, en zeki olanını seçerim” demiş.

Çocuklar akşam yemeğine kadıya gitmişler.
Yemekte et ve şarap varmış.
Yemeği yedikten sonra, kadı çocukları yalnız bırakıp, konuşmaları izlemeye sotelenmiş.
Birinci çocuk: “yediğimiz koyunun sol bacağı yok” demiş.
İkinci çocuk : “şarap mezarlık yanındaki bağın üzümünden yapılmış” demiş
Üçüncü çocuk :”kadı ibne” demiş.

Kadı ertesi gün önce kasaba gitmiş, sormuş :”dün kesmiş olduğun koyunun sol bacağı yok muydu” demiş. Kasap evet kadı efendi demiş, küçükken bacağı parçalanmıştı, topal idi
Şarapçıya gidip bağı sormuş. Şarapçı mezarlığın yanındaki bağdan toplanan üzümlerden yaptık demiş.
Kadı alı al, moru mor, annesine gidip sormuş. “Anneciğim, küçükken benim başıma bir şey geldi mi? Annesi evet yavrum demiş, küçükken seni eşkiyalar dağa çıkarmıştı.

Kadı geri dönmüş, almış çocukları karşısına.
Sen demiş birinci çocuğa, koyunun sol bacağı olmadığını nereden anladın?
Çocuk: “efendim demiş, ben hem sağ koldan, hem de sol koldan birer parça aldım. Sağ kol çok daha kaslıydı ki, sol bacağı olmayan hayvan denge için sağ kola yüklenir ve böylece sağ kol daha kaslı ve sert olur.
Peki demiş ikinci çocuğa, sen demiş şarabın mezarlık kenarındaki bağdan olduğunu nereden anladın.
Çocuk, mezarlık kenarındaki toprak azotça zengin olur, böylece üzümün taneleri büyük olur, daha fazla kabuk olacağından meyvemsi tat yenine çok daha kekrekimsi bir tat olur ki ondan.

Eee peki demiş üçüncü çocuğa, sen benim ibne olduğumu nereden anladın.
Üçüncü çocuk çok kolay demiş, evin girişindeki Galatasaray bayrağından

Ninelerinden Öğrendiği Duayla Bisiklet İsteyen Çocuğun Hikayesi

Yaz tatili, 6-7 yaşlarındayım. 1972 diyelim, o zamanlar Türkiye müthiş gelişmiş. Nereden biliyorum? Tatil köyü diye bir şey yok, ama tatil kasabası var: Demirci.

Benim hem anne, hem baba tarafım Demircili. Yaz tatillerinde bizi Demirci’ye götürüyorlar; açık büfe, her türlü içecek dahil, “all inclusive”! Akrabalarda her türlü animasyon gani, süper güler yüz, 0-80 yaş çocuk ücretsiz. Ne ararsan var.

Bir iki hafta geçti, anneannem:

  • “Şerif, hayatta en çok ne istiyorsun?”
  • “Bisiklet” dedim. Belki alır diye de içimden geçirdim.
  • “Kolay o.”
  • “Nasıl anneanne?”
  • “Ben sana bir dua öğreteceğim, Fatiha.”
  • “?”
  • “Onu oku, Allah’a ne istiyorsan söyle, senin iş olur.”

Ben sadece yutkunabildim. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz. Düşünsenize şişedeki cini ümüğünden ele geçirmişsiniz, sadece bisiklet değil ne istersen verir artık.

Salona girdim. … Anneannem söyledi, ben konsantre meyve suyu gibi dikkatle tekrarladım. Öğrendim.

  • “Oku bakalım, iste isteyeceğini.”
  • “Arada duvar olmasın anneanne.” deyip fırladım odadan.

Hemen solumdaki mutfakta bulunan tel dolaptaki vişne reçelinin önünde mola bile vermeden geçtim, zorlanarak açtım balkonu, demir parmaklıklara dayandım, koruklara sarkmadan kaldırdım küçük yumuk ellerimi yukarı, diktim gözlerimi gökyüzüne:

  • “Allah’ım, bu vitesli Belde Pololar var ya, onlardan lazım bir tane, bal rengi.” dedim ve çaktım Fatiha’yı. Akşam babamı bekliyorum, geldi.
  • “Baba bana bir şey aldın mı?”
  • “Yoo…”
  • “Hiç mi bir şey almadın?”
  • “Yoo…”
  • “Allah Allah!”

Hızla mutfağa bir koşu.

  • “Anneanne bisiklet falan yok.”
  • “Kaç Fatiha okudun sen?”
  • “Bir.”
  • “Bir taneyle olur mu hiç? Yatarken yedi tane oku!”

Bu sefer daha gergin bir diyalog oldu:

  • “Allah’ım o bisiklet işi vardı ya, hani göndermedin altı Fatiha için. Belde Polo olacak, vitesli, bal rengi…”

Ben yatarken yedi+bir okudum risk falan olmasın diye, yine bisiklet yok. Ben anneannemin gazıyla yine okuyorum, birkaç gün sonra babaannem gördü bahçede:

  • “Ne yapıyorsun havuzun başında?
  • “Dua ediyorum babaanne.”
  • “Ne duası?”
  • “Fatiha okuyorum, Allah bisiklet verecek de…”
  • “Kim öğretti sana bunu?”
  • “Anneannem.”

Babaannem merdivenden alt bahçeye doğru yürürken:

  • “Tövbe tövbe ‘el ham’ okumaya Allah bisiklet mi verirmiş? Batıl inanca bak.” dedi.
  • “Babaanne vermez mi?”
  • “Oğlum inandın mı anneannene! Fatiha okumayla Allah bisiklet mi verir hiç?”
  • “Nasıl verir babaanne?”
  • “Üç Guluvallahi, bir Elham!”
  • “Babaanne bu Guluvallahi dediğin ne?”
  • “Kolay o, ben sana öğretirim.”

Oturduk hinnap ağacının dibine. … Ben duayı hemen öğrendim. Fakat sonuç değişmedi. Oku, oku bisiklet yok.

Birkaç gün sonra anneannem saçımı sıvazladı, yüzünde koca bir gülümseme.

  • “Vermiyor değil mi?”
  • “Vermiyor anneanne.”
  • “Şükret Allah’a vermiyor, bir verse ne yapardın.”
  • “Niye anneanne?”

Çünkü o dönem benim gözümde Allah, Zorro gibi. En umulmadık anda çıkar, fakir fukaraya yardımcı olur, garibanın elinden tutar. Zagor da öyle ama onun yüzü belli. Zorro’da maske var. Kim olduğu da net değil. Benim tadım biraz kaçtı.

Anneannem dizine oturttu beni, uzun uzun anlattı, emekten, çabalamadan bahsetti. Ben aklımda bisiklet olduğu için pek bir şey anlamadım.

Yıllar yılları kovaladı, bana çaktırmadan işbirliği yapıp duaları öğreten anneanne ve babaanneyi kaybettik.

Ben büyüdüm, bir gün kitapta Henry Ford’un oğlunun bıraktığı intihar mektubunu gördüm:

“Baba hayal edip de ulaşamadığım hiçbir şey olmadı. Ne varsa önceden hazırlamışsın, hiçbirinde benim emeğim yok. Mutsuzluktan mahvoldum. Gidiyorum…”

Gözümden şıpır şıpır yaşlar geldi. Anneanneyi o gün anladım. Sonra adım adım farkettim ki Zorro da neymiş, asıl kahramanlar anneanne ve babaanneymiş. Allah söylemek istediklerini bu tontonlar aracılığıyla söylemiş bana.

İyi ki hayal ettiklerinize bedavadan ulaşmıyorsunuz.

Ahmet Şerif İzgören

Dünyanın Koca Bir Yalan Olduğunu Hatırlatan Hikaye

Öldükten yaklaşık 30 dakika içerisinde vücutta refleks diye bir şey kalmıyor.

Gevşeyen kaslar dolayısıyla ağız ve göz kapakları açık kalıyor. Boşaltım sistemi tamamen gevşiyor, idrar akıntısı oluşuyor.

Ölümün gerçekleşmesinden 24 saat sonra vücut çürümeye başlıyor. Solunumun durması bakteriler için işaret oluyor ve çalışmaya başlıyorlar.

İlk çürüyen organlar ise göz, beyin, mide ve bağırsaklar.

Ceset şişman ise daha çabuk çürürken, tuzlu suda boğulanlar daha geç çürüyor.
En geç çürüyen kısımlar ise kalp, mesane, böbrek .

İlk çürüyen yer olan mide ve bağırsaklarda bakteriler yoğun çalıştıkları için hızla gaz ortaya çıkıyor. Bu gaz, karın bölgesinin şişmesine sebep oluyor. Derinin üstü yanık gibi su toplarken, vücutta biriken sülfür yüzünden renk siyaha dönmeye başlıyor.

Günden güne şişen karın patlıyor ve göğüs çöküyor. Bu olay mezar üstünden duyulabilecek kadar sesli olabiliyor.

Ortalama 4 yıl sonra insan tamamen kemik haline dönüşüyor.

Güzelliğin, yakışıklılığın, zenginliğin, kibrin, malın mülkün, makamın mevkin nerede?Yeryüzünde kasıntı bir şekilde gezen, küçük dağları ben yarattım egosuna sahip olan, insanları küçücük beyniyle aşağılamaya çalışan, hayatı statü ve dünyada kazanacağı geçici başarılara odaklayan her o kibirlinin sonu budur.

Paranın satın aldığı insanların sonu budur. Mevkiye gelmek için karakterini satan, çevresini ezen, zulme uğrayan insanların üzerine basarak bir şeyler elde etmeye çalışanların sonu budur.
Güzelliğiyle, hayatı boyunca makyaj/süse adanan, cildi kurumasın diye her gün özenle kremlenip yumuşatılan bedenin sonu budur.
Hayatını fitness salonlarında ayna karşısında kaslarına bakarak geçiren, tek hedefi vücut büyütüp bununla Instagrama fotoğraf atan kişilerin de sonu budur.

Çalışın, başarılı olun, insanlığa fayda verin ama hayatı büyütmeyin. Kendinizi büyütmeyin. Zira elimizde yaptığımız erdemlerden ve amellerden başka bir şey kalmaycak…

Allah Hepimize hayırlı ömürler verip ölümümüzü de hayırlı eylesin.

Hamaldan Sorulan İpin Hesabı

Bir Zamanlar, Doğu’nun şehirlerinden birinde, zengin ve varlık bir adam ölmüş. Haberciler ve tellallar şehrin sokaklarına yayılıp halka şöyle seslenmişler:

“Ey ahali! Bildiğiniz gibi Veli Ağa vefat etti. Önemli bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için yardımcı arıyor. Kim mezarda geçireceği ilk gecede ona eşlik ederse, Veli Ağa’nın servetinin yarısı kendisine verilecektir.”

Tellalların onca bağırıp çağırmalarına rağmen, kimse bu ilginç teklife talip olmaya cesaret edemedi. Akşama doğru, şehrin en fakir adamlarından biri olan hamal, bakmış ki, elinde mal olarak bir küfe ve ipten başkası yok. “Hamal olarak yatar, ağa olarak kalkarım” diyerek koşmuş ve diri diri mezarda gecelemeye talipli olmuş.

Ertesi gün, genişçe bir mezar kazmışlar. Bir tarafına iyice kefenlenen Veli Ağa’yı bir tarafına da hamalı yatırıp mezarı kapatmışlar.

Az sonra sual melekleri çıkıp gelmiş. “İkisi de artık bize emanet” diye aralarında konuşuyorlarmış. Biri:

“Öyle de..” demiş. “Zengin olan zaten burada kalıcı, önce şu hamaldan başlayalım.”

Öteki melek bu teklifi makul görmüş ve hamalın başucuna gidip sorguya başlamışlar:

“Dünyada malın mülkün var mıydı?”

“Alay etmeyin” demiş hamal. “Sırtımdaki küfeden ve ipten başka bir şeyim hiç olmadı benim.”

“Öyleyse söyle bakalım” demiş melekler. “O küfe ile ipi hangi kazançla nasıl aldın?”

Hamal başlamış anlatmaya:

“Beş kişinin malını on kuruşa taşıdım. İkisini yedim sekizini sakladım. Ertesi gün de aynı işi yaptım. Böyle böyle para biriktirdim. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.”

Melekler:

“Olmadı” demişler. “Olmadı hamal efendi. Falancadan aldığın para hak ettiğinden çok azdı. Biz bunun hesabını ondan soracağız. Filancaya da çok ucuza taşımışsın, bunun da hesabını ondan soracağız”

“İyi ama..” demiş hamal. “hakkettiğim parayı isteseydim, bana taşıtmazlardı ki…”

“Sen merak etme” demiş melekler. “Nasıl olsa ikisi de buraya gelecek, o zaman biz sorarız bunların hesabını.”

Ve sorguya devam etmişler:

“Sen bir daha söyle bakalım. Kazandığının ne kadarını yedin, ne kadarını biriktirdin?”

“Vallahi” demiş hamal. “Genelde hep yarı yarıya… On aldıysam beş sakladım, beş yedim. İki kazandıysam, birini kenara attım.”

“Olmadı” demiş melekler. “Bu iş hiç olmadı. Sen hem kendinin hem de çoluk çocuğunun boğazından kısmışsın. Hem kendi nefsine, hem de onların nefislerine zulmetmişsin. Bu günahtır bilmez misin?”

Hamal ne cevap vereceğini düşünürken kan ter içinde kalmış. Ve bütün bir gece melekler sormuş o kıvranmış, melekler sormuş o kıvranmış.. Nihayet sabah olmuş ve mezarı açıp onu dışarıya çıkarmışlar.

Hamal bakmış, kadı efendi dahil bütün şehir kabrin başına toplanmış. Hatta mehter takımı bile hazır bekliyor.

Kadı, mezardan kendisini dışarıya atan hamala:

“Aferin hamal efendi, kimsenin cesaret edemediği bir işi yaptın. Ama mükâfatını da göreceksin. Artık zengin bir adamsın.”

Halktan bir alkış ve ‘Yaşasın’ kopmuş.

Hamal:

“İstemem! İstemem! Vallahi istemem!” diye bağırmış. “Ben, bir iple bir küfenin hesabını sabaha kadar veremedim. Onca servetin hesabını nasıl veririm. Kim isterse o alsın. Hesabını da alan versin!” ?

Vallahi Efendim Ben Anlamam

Bir profesör konferans vermek için bir şehre gitmiş. Belirlenen saatte salona girmiş fakat ne görsün? Salonda yalnızca bir kişi oturmakta… Profesör bir an gururuna yediremeyip gitmeye yeltenmiş… Ancak bunun kendisini dinlemeye gelen kişiye saygısızlık olacağını düşünüp vazgeçmiş. Gidip kürsüdeki yerini almış fakat önce bir sorayım diye düşünmüş; “Acaba bu kişi tek başına beni dinlemek ister mi?”.

Profesör adama sormuş:

– Beyefendi gördüğünüz gibi salon boş. Ama siz bana ve fikirlerime değer verip buraya kadar zahmet etmişsiniz. Siz anlatmamı isterseniz ben konferansı yalnızca sizin için de sunarım. Ne dersiniz?

Adam cevap vermiş:
– Vallahi efendim ben anlamam! Ben seyisim. Ahıra bir at gelse de yem veririm, yüz at gelse de yem veririm!
Profesör mesajı almış. Hatta biraz da aşka gelip kürsüye çıkmış. Anlattıkça anlatmış… Anlattıkça anlatmış… Normalde iki saatlik konuşma hazırlamışken bu hızla üç saat anlatmış… Dört saat anlatmış… Beş saat anlatmış… Nihayetinde konuşmasını bitirip adama sormuş:

– Beyefendi nasıl buldunuz konuşmamı? Beğendiniz mi?

Adam cevap vermiş:
– Vallahi efendim ben anlamam! Ben seyisim. Ahıra bir at gelse de yem veririm, yüz at gelse de yem veririm! Ancak… Ahıra bir at gelirse diğer doksan dokuz atın yemini de o ata vermem!.